SAHİP OLDUKLARININ DEĞERİN BİLMEK!!!
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar.
“Eski gazeteniz var mı, bayan?” Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri girin de, size kakao yapayım” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve “Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu.
“Zengin mi?Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”. Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!
Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden aha azını koyarız. Sonra da , şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.
Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler,yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın.
Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.
Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.
Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.
KÜÇÜK İSTAVRİT
Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya
Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu
"Dudağı yarıklar " denir, şanslıdır onlar
Hani görüpte gökyüzünü, insanı
oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça
kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu
Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci
İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu
İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına
Bir an öylece bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Bir kaç değerli pulunu elime avuçlarıma
bırakarak
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden
yaptın bunu niye?
"Bir gün" dedim, "bulursam
kendimi
Yeşil leğendeki küçük
istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar hep bir
umudum olsun diye"
MUTLULUK REÇETESİ
İnsanlar bana
hep "daha çok mutlu olmanın yollarını" sorar, hani neredeyse bir reçete
isterler. Genel geçer bir mutluluk reçetesinin imkansızlığını anlatmaya
çalıştığımda da, onları önemsemediğimi düşünüp kızarlar ya da bilgiyi kendime
saklamakla suçlarlar.
Baskılara daha fazla dayanamıyor ve bazı basit kuralları reçeteleştiriyorum, işte sizin için. Kurallar çeşitli kitaplardan öğrendiklerimin ve deneyimlerimin neticesinde oluşmuştur. Tamamının özgün olmadığını söylemeliyim.
Apache Kabilesi'ne ait atasözünün açıklayış biçimiyle, öğreniyorum ben de sizler gibi;
"Baykuş gibi sabırlı bir seyirci olmayı öğrendik.
Kargadan zeki olmayı öğrendik.
Kendisinden on kat büyük baykuşu arazisinden
atmak için,
durmaksızın mücadele veren alakargadan,
cesareti öğrendik.
Fakat hepsinden önce, öğretmenimiz olarak
iskete kuşu gelir.
Çünkü onun, boyun eğmez bir ruhu vardır."
Gelelim reçetemize:
1. "Sadece kendi davranışlarınızı kontrol edebilirsiniz, diğerlerinin değil" gerçeğini, tartışmasız kabul edin.
2. Kimse size istemediğiniz bir şeyi yaptıramaz, sizin de diğerlerine yaptıramayacağınız gibi. Başkalarını kontrol etme isteğini ve bu istek için harcadığınız enerjiyi kendinize yönelttiğinizde, yapabilme gücünüz ve özgürlüğünüz artar; ancak özgürlüğün de bir bedeli olduğunu unutmayın.
3. Özgürlüğünüze ait istekleriniz, diğerlerinin hak alanına girdiğinde, çatışma yaratır. Bu yüzden isteklerinizin, diğer kişinin hangi alanına girdiğine ve ne anlam ifade ettiğine dikkat edin. Laf olsun diye istemeyin. Bedelini ödeyemeyecekseniz dile getirmeyin.
4. Ne kadar büyük ve acı verici olursa olsun, sorunu kabul edip, yüzleşin. Üzüntüyü çekmeden, çözüm üretip güçlenmeniz mümkün değildir. Sakinleşin, önceliklerinizi belirleyin ve düzenleyip, yapılandırın.
5. Geçmişe saplanıp kalmayın; değiştiremeyecekleriniz için yanıp yakılmak ve pişmanlık duymak faydasızdır. Şu andan sonrasına etki edebileceğinizi farkedin. Hatalarınızı ve nedenlerini bulup, yolunuza devam edin.
6. Sevgi, huzur, paylaşım, gevşeme gibi ihtiyaçlarınızı reddetmeyin. Koşullar gereği şu anda karşılayamıyorsanız, yapabildiğiniz kadarını gerçekleştirin.
7. Esneme ve uyum yeteneklerinizi geliştirin. Katı prensipleri olmak, kişilik gücüne işaret etmez. Temel özelliklerinizi koruyarak, gelişime açık olun ve gelişimin getireceği değişimlerden korkmayın. Sevdiğiniz insanların da gelişimi için fırsat tanıyın; korkularınızı kontrol altına alın.
8. Hareket alanınızı geniş tutun. Birey olma haklarınızı kullanacağınız alanın büyüklüğü, kendinize duyduğunuz güveni artıracaktır. Uğraşlar, hobiler, farklı arkadaşlar, bakış alanınızı genişleteceği gibi, kişisel gücünüzün artmasına etki edecektir.
9. Zaafsız insan yoktur. Neler olduğunu belirleyin. Bu zaaflara yönelik durum, duygu, düşünce vb. ile karşılaştığınızda, her zamankinden daha dikkatli olun.
10. Olumsuz özelliklerinizi görmede gösterdiğiniz hassasiyeti, olumlu özelliklerinizi görmek için de kullanın, ama kantarın topuzunu kaçırmayın.
Reçete daha uzar gider, ama temel kurallar bunlar.
Kuralları zaten daha önce farkettiğiniz
halde
uygulamada problemlerle karşılaşıyor ya da
okuduktan sonra zorluk yaşıyorsanız,
bir profesyonelin yardımına ihtiyaç
duyuyorsunuz demektir.
Son söz yine bir kızılderili atasözü olsun mu?
"Soruyu yüreğine sor, cevap da yürekten
gelecektir".
NE OLMAK İSTİYORSUNUZ
Düş gücü, bir
insanın en yükseklere uçurabildiği bir uçurtmadır.
Birkaç hafta önce başıma çok
değişik bir şey geldi.Yatak odamda bebeklerden birinin altını değiştirirken, beş
yaşındaki kızım Alyssa yanıma geldi ve kendisini yatağa attı.
"Anneciğim, büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?"dedi.
Önce bir tür oyun oynadığını düşündüm ve oyunu sürdürmek için, "Hımmm.
sanırım büyüdüğüm zaman anne olmak istiyorum." dedim.
"O sayılmaz,çünkü zaten annesin. Ne olmak istiyorsun?"
Peki, belki büyüdüğüm zaman papaz olurum." dedim bu kez.
"Anneciğim, o da olmaz, zaten öyle sayılırsın!"
Bağışla ama hayatım," dedim" ne söylemem gerektiğini anlamadım."
Anneciğim, sadece büyüdüğün zaman ne olmak istediğini soruyorum sana. Ne
olmak istiyorsan o olabilirsin!"
O anda o kadar şaşırmıştım ki, hemen bir yanıt bulamadım. Alyssa da bunaldı
ve odadan çıktı.
O birkaç dakikada yaşadığım deneyim beni çok derinden etkiledi.Çok
etkilenmiştim, çünkü kızımın gözünde ben hâlâ istediğim bir şey olabilirdim!
Yaşım, kariyerim, beş çocuğum, kocam, üniversite diplomam, master derecem;
hiçbirinin önemi yoktu.
Onun gözünde ben hâlâ düşler
kurabilir ve yıldızlara uzanabilirdim. Onun gözünde benim hâlâ bir geleceğim
vardı. Onun gözünde ben hâlâ astronot, piyanist, hatta opera sanatçısı bile
olabilirdim. Onun gözünde ben hâlâ büyüyecek ve bir şeyler olacaktım.
Çok dürüst ve masum olduğunu anladığım zaman, yaşadığım o olayın gerçekten
çok güzel olduğunu far kettim; aynı soruyu büyükannelerine ve büyükbabalarına da
sorabilirdi. O kadar içtendi.
Bir yerlerde okumuştum: "Yıllar sonra olacağım yaşlı kadın, şimdiki benden
çok farklı olacak. İçimde bir başka benin varlığını hissetmeye başladım."
Evet... siz büyüdüğünüz zaman ne
olacaksınız?
NE GÖRÜYORSUNUZ?
Harp sırasında
kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken
yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum.
Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.
Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.
Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
"Gelin, beni buradan alın" dedim.
"Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı
tercih ederim."
Babamı beklerken cevabı geldi.
Sadece iki satır yazmıştı;
"İki adam hapishane penceresinden dışarıya
baktı.
Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları."
Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim.
Ben hep çamuru görmüştüm.
Halbuki yıldızlar da vardı.
Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve
çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye
yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler.Kaktüsleri, vukka
ve erguvan ağaçlarını inceledim.
Kır köpeklerini tanıdım.
Çöl gurubunu seyrettim.
Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan
kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.
Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım.
Çöl mü değişmişti?
Hayır.
O yine kavuruyordu
.Yerliler mi değişmisti?
Hayır.
Onlar, yine ingilizce bilmiyorlardı.
Sadece ben değişmiştim.Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.
Thelma Thompson